Çözüm halktır. İnsanlıktır...
DÖNEMEÇ
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

Niçin Bunalım?
Genellikle bunalımın nedenleri sorulur, araştırılır. Oysa araştırılması
gereken niçin bazı dönemlerde bunalımın doğmamış olması veya –daha doğrusu-
örtülenebilmiş olmasıdır.
Çünkü bunalım, yeryüzünün sırtına 19. Yüzyıl başlarından bu yana hüküm süren
bir süreç boyunca giydirilmekte olan ideolojik yapılanmanın doğasında mevcuttur
ve ilk defa ortaya çıkmış değildir. 1870 Fransız-Alman Savaşı ve nihayet birinci
ve ikinci dünya savaşları, bedeli yoksul kesimler tarafından ödenen,
kapitalistler arası acılı “paylaşım savaşları” olarak bu bunalımın başlıca
sonuçlarıdır. Bu nedenledir ki büyük usta Nazım sormaktadır: “İkinci
Dünya Savaşını Hitler çıkardı… ya Hitler’i ne çıkardı?”
Herkesin kendi bireysel çıkarı için mücadele etmesinin ve güçlünün güçsüzü
tasfiye edebilmesinin ortamını oluşturan rekabet düzenine dayalı bir işleyişin
sürekli olarak bunalım üretmesinden daha doğal ne olabilir?
Zenginliğin,
dolayısıyla gücün sürekli olarak daralan bir kesimin elinde toplanmasına yol
açan bir işleyiş, kaçınılmaz olarak güçlüyü daha güçlü yapmakta güçsüzü daha
güçsüzleştirmekte, yoksullaştırmaktadır. Sosyal eşitsizliği doruğa çıkaran böyle
bir işleyiş çerçevesinde güçlü olmanın da bir anlamı olabilir mi? Son zamanlarda
bazı Batılı çevrelerde İncil’den aktarılan bir söz sıkça tekrarlanır olmuştur:
“Canın kurtaran canını kaybedecektir.” Herkesin canını
kurtarması, ancak toplumsal kurtuluşun sağlanmasıyla mümkün olabilir.
Bunalımsız Dönem Olur mu?
Tüm Dünya açısından bakıldığında 2. Dünya Savaşı ertesinde başlayan ve 70’li
yıllara kadar süren dönem, özellikle kapitalist merkez ülkeler bağlamında belli
bir bunalımsızlık dönemi gibi görünür. Asıl belirlenmesi gereken bunun nasıl
sağlanabilmiş olmasıdır.
Bu dönemde başlıca Batılı ülkelerde iktidara geçen sosyal demokrat parti veya
işçi partisi adını taşıyan partilerin iktidarları eliyle, kapitalist düzenin
temel kurum ve kurallarına ilişmeksizin hayata geçirilen sosyal adaletçi
önlemler, emekçi kesimler safında belli bir rahatlama sağlamıştır. Bu sonucun
sağlanmasında, bir yandan belli bir zorunluluk ve diğer yandan da belli ölçüde
elde edilen olanaklar rol oynamıştır.
Zorunluluğu doğuran, 1917 devrimi sonucunda Sovyetler Birliği gibi sosyalist
bir ülkenin ortaya çıkmış olmasıdır. Sovyetlerde varlık kazanan komünist
ideolojinin dalgaları, Batılı ülkelerin duvarlarını da yalamaya başlamış, Batılı
kapitalistler açısından ciddi bir tehdit hüviyeti kazanmaya yüz tutmuştur.
Batılı kapitalistler, kendi ülkelerindeki emekçi kesimleri komünizmin
cazibesinden uzak tutabilmek için adeta bir sus payı verme zorunluluğunu
duymuşlardır.
Batılı kapitalistler bu dönemde sağlamış oldukları zenginliklerle böylesine bir payı dağıtabilecek olanaklara kavuşmuş bulunuyorlardı. Bilindiği üzere Batının zenginliğinin temelinde yatan en önemli unsur, küresel boyutta gerçekleştirdikleri sömürüdür. El değmemiş zengin kıtalara -sahiplerini kitlesel ölüme mahkûm ederek- sahiplenmişler, Afrika’yı, Çin’i, Osmanlı’yı acımasızca sömürmüşlerdir. Böylece kurulan sofranın ayak ucunda da olsa emekçilere yer verilebilmiştir.
Günümüzde bu iki faktör de ortadan kalkmış veya önemini kaybetmiş
bulunuyor.
Yeni Dünya Düzeni ve Bunalım
“Yeni dünya düzeni” çok değişik anlamlarda
kullanılagelmiştir. Burada kastetmek istediğimiz Batı kapitalizminin sosyal
devlete sırt çevirmesi ve hatta sosyal devlete yönelik saldırılarını başlatması
aşamasına gelinmiş olmasıdır. Bu süreç, 70’li yıllarda başlamıştır. Şili’de
1973’te Allende’nin hunharca katledilmesiyle başlamış, 70’lerin sonlarında
ABD’de Reagan’ın ve İngiltere’de Thatcher’in iktidara geçmesiyle önemli bir
aşama kaydetmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül bu su sürecin bizdeki uzantılarını
oluşturmuştur.
Sosyal devlet karşıtlığıyla dünya ekonomik bunalımı arasında karşılıklı yoğun
bir ilişki vardır. Bir yandan, sosyal devlet -üstelik çok daha geniş bir ele
alışla her türlü düzenleyici devlet müdahalesi- bunalımın sebebi olarak
gösterilebilmiş, “devletin küçültülmesi” başlıca hedef haline getirilmiş; öte
yandan, sosyal devletçi kamusal düzenlemelerin sınırlanması ölçüsünde bunalımın
emekçi kitleler üzerindeki yükü ağırlaştırılmıştır.
Batılı kapitalist ülkelerin sosyal devletçi önlemlerde kısıtlama
zorunluluğunu duymaları, bunlara kaynak oluşturmakta eski rahatlıklarını
kaybetmiş olmalarıyla ilgilidir. Artık keşfedilecek kıta kalmamıştır. Atatürk’ün
öncülük ettiği bağımsızlık hareketleri sömürgeciliği güçleştiren bir çığır
açmıştır. Düne kadar rahatça at oynattıkları topraklar üzerinde kurulmuş olan
komünist Çin, ABD’ye rakip olma konumuna ulaşmıştır. Rusya, Yeltsin dönemindeki
perişanlığını gerilerde bırakmıştır…
Sovyetler Birliği’nin çökmesinin Batılı kapitalistler açısından bir başka
sonuç daha doğurduğunu görmekteyiz. Batılı kapitalistler, komünizm tehlikesinden
kurtuldukları düşüncesiyle emekçi kitleler üzerindeki sömürülerini ağırlaştırma
yönünde büsbütün pervasızlaşmışlardır. Bu arada, “esneklik”, “kuralsızlaştırma”
adı verilen bazı yöntemlerin, çalışma ilişkilerine sanki modern bir önlemmiş
gibi sokulması suretiyle 19. yüzyıla özgü vahşi kapitalizmin diriltilmesi yoluna
gidilmiştir.
Çözüm veya Çözülme
Bu arada, bizdeki protesto eylemlerinin geçmişini 2007 tarihli Cumhuriyet
mitinglerini dayandırmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca, mevcut bunalımın
güdümlediği küresel kapitalizm karşıtı protesto eylemlerinin çok daha eskilere
dayanan bir geçmişi olduğu da unutulmamalıdır. Bu sürecin geçmişinde yer alan
çok önemli bir olay, 1968 baharında Paris’te patlak veren ayaklanmalardır. Bu
olayı, başlıca Batılı merkezlerde ortaya çıkan protesto gösterileri izlemiştir.
Paris Baharı olarak bilinen bu olayı ve onu izleyen gelişmeleri, 1970’de patlak
veren Dünya ekonomik bunalımının karşılayıcıları olarak görmek yanlış olmaz.
Tüm kapitalist dünyayı –ve ister istemez tüm dünyayı- dalga dalga saran bu
olayların kalıcı ve köklü sonuçları olan bir dönüşümle sonuçlanamamış olması
günümüzün en temel sorundur. Kanımca sorun, neye karşı olunduğunun yeterince
şuurlandırılamamış olmasıyla, dolayısıyla gerçek alternatifinin oluşturulamamış
olmasıyla açıklanabilir.
Kuşkusuz mevcut küresel yapılanmanın sahipleri, gerçek çözüme giden yolların
tıkanması konusunda geniş olanaklara ve zengin tecrübelere sahiptirler. Bu
konuda en çok yararlandıkları yöntemlerin böl-yönet stratejisi üzerine
temellendiğini söylemek yanlış olmaz. Tarih boyunca pek çok yerde görüldüğü
üzere bizim ülkemizde de bu stratejinin günümüzdeki en etkili malzemesi
ırkçılıktır. Asırlardır kabul görmüş olan ve Atatürk’ün çok açık ve kesin bir
dille ortaya koyduğu üzere, ırk mezhep ayrılığını aşan bir bütünlüğün ifadesi
olan “Türk milleti” kavramını çarpık bir anlama büründürme çabaları
yoğunlaşmıştır. Özellikle Hitler- Mussolini çizgisinin etkisinde kalmış olan
bazılarının bu yöndeki çabaları acı meyvelerini vermiş görünüyor. Önce Türkçü
ırkçılık tahrik edilmiş, bugün de onun karşıtı olarak Kürtçü ırkçılık almış
başını gitmektedir. Böylece “ırkçılık kapitalizmin incir yaprağıdır” sözü bir
kere daha gerçeklik kazanmaktadır.
Bir bakıma, çözüm ortadadır ve çözecek olanları beklemektedir. Elbette ki
çözecek olan halktır, insanlıktır.
Günümüzde çelişkilerin görülmemiş ölçülerde derinleşmiş olması, görülmemiş boyutlardaki evrensel sorunların insanlığın kapısına dayanmasına yol açmıştır. Ya çözüm, ya da topyekun çözülme!
İlgili bazı kaynaklar:
Kumarhane Kapitalizmi, 3. Baskı,2010;
Sendikacık ve Siyaset, 6.baskı;Gün Doğmadan, 2.baskı, 2006;
Yeni Ortaçağ, 2.baskı, 2009;
Sosyalizm, Kemalizm ve Din, 4.baskı, 2006;
Neoliberalizm ve 3. Dünya Savaşı, Kırmızı Kedi Yayınevi,2011.
İlk Kurşun