Halk iradesi yok sayılarak kurulan Mekke İttifakı!
AKP iktidarı içeriğini halktan gizleyerek imzaladığı Mekke İttifakı’yla ülkemizi Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı savaşına sürüklüyor. İktidar “Anayasa’ya uygun” adım atacağını savunuyor. Peki Anayasa ne diyor? Bu ittifak neden ve kime karşı kuruldu? Ülkemiz nereye sürükleniyor? Ali Rıza Aydın, Mustafa Türkeş ve Temel Ersoy hukuki, siyasi ve askeri boyutlarını değerlendirdi...
İşlevsizleştirilmiş Meclis’in tarihsel sınavı:
Halk iradesi yok sayılarak kurulan Mekke İttifakı
Mekke İttifakı Ağustos ayında Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın hükümet liderlerince imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması’yla kuruldu.
Kapsamı ve içeriği halen halka açıklanmayan anlaşma Meclis’e getirilmediği için aslında halen bir resmiyeti yok. Ancak geçen hafta Suudi Arabistan’ın talebiyle acil olarak toplandı. Toplantıdan Pakistan’ın ve Türkiye’nin Suudi Arabistan’a destek için "hızlıca askeri güç ve yetenek konuşlandırması konusunda tedbirleri alması” kararı çıktı.
İsrail’e karşı Filistin direnişine somut destek veren Yemen’deki Ensarullah hareketiyle savaşan Suudi Arabistan’ın bu toplantıda Türkiye ve Pakistan’a askeri taleplerini de tek tek ilettiği belirtiliyor.
AKP hükümetinden yapılan açıklamalar, ittifak doğrultusunda atılacak adımların “Anayasa’ya uygun” olacağı yönünde oldu.
Önce
halktan kaçırılarak imzalanan Mekke Anlaşması’nın, ardından Suudi
Arabistan’a asker ve belki de Kızıldeniz’e deniz gücü konuşlandırılması
tezkerelerinin kısa süre içinde Meclis’e gelmesi bekleniyor.
Anayasa ne diyor? Meclis'ten geçmesi tartışmayı bitirecek mi?
Anayasa Mahkemesi eski raportörü ve soL yazarı Ali Rıza Aydın, Türkiye adına AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı 7 Ağustos 2026 tarihli Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ülkemiz yönünden hukuksal ve devamında eylemsel olarak sonuç doğurabilmesi için henüz anayasal ve yasal sürecin tamamlanmadığına işaret etti.
Aydın’a göre anlaşmanın ilk imzalardan sonra birçok yönden tartışılıyor olması hukuksal süreci daha da önemli kılıyor. Ancak bu sürecin tamamlanmasının da tartışmaların sona ermesine yetmeyeceği ortada.
Anayasanın 90. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir yasayla uygun bulmasına bağlı.
Burada yalnızca usulüne göre yürürlüğe konulmuş andlaşmaları yasa hükmüne getirmenin amaçlanmadığına dikkati çeken Aydın, metnin Meclis’e gelmesinin önemini şöyle anlatıyor:
TBMM’de görüşmek ve tartışmak demek aynı zamanda Meclisteki siyasi partiler ve milletvekilleri aracılığıyla, Türkiye’yi yükümlülük altına sokan andlaşmaları topluma ve toplumsal tartışmaya, siyasete ve siyasal tartışmaya açmak anlamına geliyor. Milletin vekillerinin siyasal iktidarların uluslararası ilişkilerini denetlemeleri ve esas olarak da egemenliğin kayıtsız koşulsuz sahibi halkın egemenlik hakkını kullanmasını sağlamak anlamına geliyor. Onaylanmayı uygun bulma esas olarak siyasal iktidar istedi diye bağımlılık ve yükümlülük ilişkilerine sorgusuz sorusuz göz yummamak, boyun eğmemek anlamına geliyor.”
Erdoğan'a verilen yetki Meclis'in sorumluluğunu değiştirmez
Bazı antlaşmaların yapılması için Bakanlar Kurulu’na yetki veren 1963 tarihli kanun 2018 yılında “Bazı Andlaşmaların Yapılması İçin Cumhurbaşkanına Yetki Verilmesi Hakkında Kanun” olarak değiştirilmişti. Aynı yıl çıkarılan “Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”yle konu yeniden düzenlenmişti. Ali Rıza Aydın bu değişikliğin Anayasa’da TBMM’ye verilen görevin özünü ve anlamını değiştirmediğini vurguladı.
Öte yandan
Anayasa, uluslararası antlaşmaları anayasal güvence altına alırken Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı
silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisini de 92.
maddesinde TBMM’ye bırakıyor.
Aydın’a göre bu maddedeki “Türkiye’nin
taraf olduğu uluslararası andlaşmaların veya uluslararası nezaket
kurallarının gerektirdiği haller dışında” sözcükleri yeniden 90. maddeye
dönmeyi gerektiriyor ki Meclisin sorumluluğu burada da önemli hale
geliyor.
'Çürümeye itilmiş Meclisin önünde tarihsel bir sorumluluk var'
Hukuksal durumun Türkiye Cumhuriyeti ve yurttaşları yönünden eksikli de olsa güvence getirdiğinin açık olduğunu söyleyen Aydın "Ancak daha usulüne uygun kabul ve onayı sağlanmadan Mekke Anlaşması’nın emperyalizmin çıkarlarını savunmak üzere hayata geçirildiği ve halkın iradesini yok saydığı da açık” diye ekliyor.
Ona göre şimdi çürümeye itilmiş Meclis’in önünde tarihsel bir sorumluluk bulunuyor:
İşlevsizleştirilmiş, önemsizleştirilmiş, transferler ve pazarlıklarla çürümeye itilmiş Meclisin önünde halkın seçme hakkının ve Ulus adına yasama yetkisini kullanmanın karşılığını verebilecek tarihsel bir sorumluluk var.”
Aydın bu aşamada Türkiye Komünist Partisi’nin 8 Ekim 2026 günlü açıklamasını hatırlatıyor:
Bu yönde karar verenler ya sonuçlarını görmelerini engelleyen bir sınıfsal hırs, kibir ve körlük içindeler ya da ülkemiz, bilerek ve sistematik biçimde kendi varlığını tehlikeye atacak bir kontrolsüzlüğün içine itiliyor. Üçüncü bir seçenek yok. Bu dünya ve bu ülke, yüz yılı aşkın süredir bu gerçeği en ağır biçimlerde deneyimledi.
... Milyonlarcamız yoksullukla boğuşurken ülkenin kaynaklarının Suudi Arabistan’ın çıkarları doğrultusunda kullanılmasına ikna olmayacağız.”
'Sadabat Paktı ve Balkan Paktı ile benzerliği yok'
ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Türkeş ise Mekke İttifakı’nın ülkemizin daha önce kurduğu Sadabat Paktı ya da Balkan Paktı anlaşmasıyla benzerliğinin olmadığına işaret ediyor.
Türkeş’e göre belirleyici olan ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşı. Türkeş Mekke İttifakı’nı, ABD-İsrail ikilisinin Çin’in arabuluculuğunda Suudi Arabistan ile İran arasında kurulan denklemi bozduğuna işaret ederek yorumluyor.
Türkeş soL’a yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı:
Doğrusu bu Mekke Anlaşması bir, böyle basit bir siyasal anlaşma değil. Bu bağlamda, yani bir Sadabat Paktı ile benzerliği yok. Öte taraftan, Türkiye'ye belli sorumluluklar yüklemesi bakımından, örneğin 1934 Balkan Paktı Anlaşması'ndan da ayrışıyor.
1934 Balkan Paktı Anlaşması'nda Türkiye kendisinin askeri olarak anlamsız, gereğinden fazla sorumluluklar yüklenmesinin önüne geçen denetleyici maddelere sahip. Halbuki burada henüz yayınlanmadığı için tam metne dair bir yorum yapamıyoruz.
Yani buradaki sorun şu: Yani bunun Meclis'e gelip, Meclis'te tartışılıp yayınlandıktan sonra karar alınır ya da alınmaz. Ondan sonra metin üzerinden bir şeyler söyleyebiliriz. O zamana kadar söyleyeceklerimiz hep diğer ülkelerin yayınladığı metinler üzerinden bir şey olur. Bu da aslında hani bir devletin kendi halkıyla kurmuş olduğu ilişkinin aslında ne kadar kötü bir ilişki olduğunu gösterir. Yani siz kendi halkınıza metni yayınlamayıp ama başka ülkeler bunu tartışıyorsa bu ciddi bir sorun demektir. Yani yaşanan maalesef bu."
Anlaşma metninin içeriğinin ne olduğunu bilmeden doğrudan bir değerlendirme yapmasının mümkün olmadığını vurgulayan Türkeş "Ama bir askeri anlaşma olduğu, bu askeri anlaşmanın esasını da Suudi Arabistan'ın nasıl korunacağı üzerine bina edildiği anlaşılıyor. Bunun karşılığında ne aldı sorusuna verilen cevaplar ise işte finansal mesele üzerine yoğunlaşıyor. Evet, Babülmendep üzerinden orayı korumayı üstlenmiş olabilirler ama bu sorunu çözmez" dedi.
Türkeş asıl meselenin ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşı olduğuna dikkat çekerek İran'ın henüz bu ittifaka tepki göstermemesini ise şöyle yorumladı:
Yani Suudi Arabistan-İran denklemini bozdu ABD-İsrail ikilisi. O ilişki Çin'in kurmuş olduğu o yakınlaşma ilişkisini bu savaşla bozdular. Onun yeni bir duruma taşınması ise bu savaşın nasıl, neye dönüşeceğine bağlı olarak ortaya çıkacak. Yani siz bu anlaşmayla ne yaparsanız yapın, belirleyici olacak olan ABD-İsrail ittifakının İran'la olan savaşı, bu belirleyici olacak. İran şimdilik diyor ki: 'Bu Mekke Anlaşması bizi bağlamaz, işte Müslümanların dayanışmasıdır bu vs.' Ama bu aslında 'Ben sizinle bunu tartışmak istemiyorum" anlamına geliyor. Ya da şöyle söyleyeyim; İran diyor ki: 'Ben aslında bu kurmaya çalıştığınız ittifak sistemiyle bana karşı olduğunu biliyorum ama ben sizi bunu çok ciddiye almıyorum. Şimdilik benim için o kadar önemli bir mesele değil, daha önemli meselelerim var'.
Ama uzun vadede baktığımız zaman Türkiye'yi gereksiz bir sorumluluk üstlenmesine yol açabilir mi? Eğer söylentiler doğru ise evet, yeni sorumluluklar üstlenmesini gerekli kılabilir."
'NATO benzeri bölgesel bir yapı ortaya çıkabilir'
Güvenlik ve Savunma Politikaları Uzmanı Temel Ersoy ise Mekke İttifakı’nı değerlendirdiği bir yazıyı soL ile paylaştı. Ersoy yazısında “George Soros yine haklı çıktı. Türk ordusu yine, yeniden Yemen çöllerinde mi?” diyor.
Erdoğan’ın Eylül ayı sonunda Newsweek’e verdiği mülakatta Mekke İttifakı kapsamında “tehdidin boyutuna göre daha ileri askeri desteğin de gündeme gelebileceği”ne dair sözlerine işaret eden Ersoy “Ve evet George Soros bir kez daha haklı çıktı. Ne demişti Soros; ‘Türkiye’nin en önemli ihraç malı ordusudur!’ Gerçekten de öyleymiş” diye belirtiyor.
Türk ordusunun henüz Suudi Arabistan’da konuşlanmış bir muharip birlik bulundurmadığını kaydeden Ersoy “Henüz kamuya açıklanmış bir Türk birliği sevkiyatı yok; fakat anlaşmanın doğası gereği ve Cumhurbaşkanı’nın son açıklamaları bağlamında bu ihtimal artık resmî ve hukuki olarak mümkün” diyor.
Mekke İttifakı’nı sadece bir askeri anlaşma olarak görmenin yetersiz olacağını belirten Ersoy "Eğer son açıklamaların işaret ettiği çerçeve kalıcı hale gelirse, bu yapı Ortadoğu'nun güvenlik mimarisinde son 50 yılın en önemli dönüşümlerinden biri olabilir" ifadesini kullanıyor.
İttifakın gerçek gücünün asker sayısından değil entegrasyondan geldiğini söyleyen Ersoy."Eğer ortak hava savunması, ortak radar ağı, ortak istihbarat, müşterek tatbikatlar ve ortak komuta sistemi kurulursa ortaya NATO benzeri bölgesel bir yapı çıkabilir" diyor. Yemen'de "Husiler" diye anılan Ensarullah hareketinin yüz bin dolarlık mühimmatla milyarlarca dolarlık tesislere karşı misilleme yapabilmesinin nedeni Ersoy'e göre bu tesislerin parçalı savunma yapıları.
Türkiye'yi üç tehlike beklediğine değinen Ersoy bunları şöyle sıralıyor:
"1. Yemenleşme riski; Türkiye doğrudan Yemen krizinin tarafı gibi algılanabilir.
2.
İran ile gerilim; Tahran bunu çevreleme hamlesi olarak görebilir ki
Tahran’a uçuşların iptal edilmesi, İran ulusal bankalarından birinin
Türkiye’deki faaliyetinin durdurulması bunun işaretleri olarak
algılanacaktır.
3. Aşırı askerî yük; Türkiye aynı anda Suriye, Irak,
Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Körfez ile ilgilenmek zorunda
kalabilir. Bu sürdürülebilirlik sorunu yaratabilir."
Ersoy, 1955'te Ortadoğu'da Sovyetler Birliği'nin etkisine karşı İngiltere, Türkiye, Irak ve İran arasında kurulan Bağdat Paktı'nı hatırlatarak Mekke İttifakı'nın "Bağdat Paktı'ndan beri görülen en önemli bölgesel savunma düzenlemelerinden biri haline gelmesi mümkün" diyor.

