Tehlike yayılıyor: HTŞ, IŞİD’den kimi koruyacak?

 Suriye emperyalizm eliyle El Kaide artığı bir örgüt olan HTŞ’ye teslim edilirken, son SDG operasyonu sonrası IŞİD’lilerin tutulduğu cezaevlerinin kontrolünün ve güvenliğinin HTŞ’ye teslim edildiği açıklandı. Peki, HTŞ, IŞİD’den gerçekten kimi koruyacak? ABD ve AKP iktidarı eliyle unutturulmaya çalışılan HTŞ’nin öyküsünü bir kez daha hatırlatıyoruz...

Tehlike yayılıyor: HTŞ, IŞİD’den kimi koruyacak?

ABD, İngiltere ve İsrail eliyle, AKP iktidarının da desteğiyle Suriye’de iktidara taşınan HTŞ adlı cihatçı çete, son SDG operasyonları sonrası yeni bir misyon daha üstlendi.

Bu misyonu açıklamak da ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a düştü:

“SDG'nin sahadaki birincil IŞİD karşıtı güç olma rolü büyük ölçüde miadını doldurmuştur; zira Şam yönetimi artık IŞİD gözaltı tesislerinin ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını devralmaya hem isteklidir hem de buna uygun konumdadır.”

Uzun süredir destekledikleri SDG’nin miadının dolduğunu belirten Barrack’ın IŞİD’e karşı rol verdiği HTŞ’nin gerçek öyküsü sistematik şekilde unutturulmaya çalışılıyor.

Şu anda Türkiye'nin geniş sınırları, cihatçı bir örgütün liderliğine yerleştiği bir ülkeye emanet. Üstelik bu örgüt IŞİD adlı yapılanmayla uzak olmayan bir akrabalık bağına da sahip. Bu bağlar başta Suriye ve Türkiye olmak üzere bölge halkları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Aynı bağlar en büyük rahatlığı ise ABD ve İsrail'e sunuyor.

Tüm bu tablonun ardından hafıza tazelemek bir kez daha oldukça önemli hale geliyor.

soL’da Esad'ın düşüşü ve HTŞ'nin iktidarı almasının hemen sonrasında örgütün gerçek hikayesini paylaşmıştık, şimdi bir kez daha hatırlatıyoruz:

El Kaide’den miras ‘özgürlük savaşçıları’nın arkasında kim var?

2011’de “Arap Baharı” süreci başlayıp Suriye’de Hama’da, Humus’ta halk sokağa çıktığında, çok haklı talepleri dile getiriyorlardı. Kitle eylemleri yapılıyor, kısmi sonuç da alınıyor, kimi valiler ve yetkililer görevden uzaklaştırılıyordu.

Ama 2006’da kararlaştırılan “yeni yönelim”den beri fırsat kollayan ABD ve müttefikleri, düğmeye bastı. Suudiler ve Katarlılar’ın silah ve para sağladığı İhvancı ve El Kaideci çeteler Türkiye sınırından Suriye’ye sızdı. Cisr el Şuğur’daki ilk katliamdan itibaren Esad yönetimine muhalefetin sesi kitle eylemlerinden, silahlı çetelere geçti.

Culani, işte bu aşamada görevlendirildi. Suudilerin “biz yarattık, kontrol etmesini biliriz” dediği El Kaide tarafından Suriye’ye gönderildi, El Nusra Cephesi’ni kurdu. Bombaları, istenilen hedefe, Suriye devletine atacaktı.

2011-2015 arası, soL ekibinin mesaisinin önemli bir kısmı, Türkiye’de bu çeteleri “devrimci” diye pazarlamaya çalışanlara karşı gerçekleri yazmakla geçti. Bugünden geriye bakılınca nasıl bir aymazlık olduğunu hissetmesi zor, ama AKP cenahı harıl harıl çeteleri eğitip donatırken, Ufuk Uras, Foti Benlisoy gibi karakterler, niye Esad’a karşı bu çetelerin desteklenmesi gerektiğini propaganda ediyordu. Bu yüzden soL’un arşivi, El Nusra’nın faaliyetlerine dair sayısız haber ve analizle doludur.

Örgüt savaşın ilk yıllarında Türkiye’de cirit atıyor, Reyhanlı’da suikast girişiminde bulunuyor, Reyhanlı katliamında rol oynuyor, Adana’da polise iki kilo sarin gazıyla yakalanıyordu. Girdikleri köylerde Alevileri katlediyor, sonra da ABD basınına “Alevileri cezalandıracağız” diye açık açık söylüyordu.

Liste çok uzun. Ama Türkiye hükümeti, bu ilk yıllarda Nusra’yla ilişkisini açık etmemeye gayret ediyordu. Çünkü Esad’ın direnemeyeceğini, işi kısa sürede sessiz sedasız halledeceklerini düşünüyorlardı. 2014-2015 döneminde ağır savaşların ardından Suriye halkının bu emperyalizm destekli çetelere direncinin henüz kırılamadığı anlaşıldığında, “muhalefet” denilen çetelere ve bunlarla kurulan ilişkiye dair bir yeniden yapılanmaya gidildi.

El Kaide’nin Suriye’deki üç yapılanmasından biri, IŞİD, örgüt merkezinden bağımsızlığını ilan edip, Suriye ve Irak’ta hızla genişlemeye başlamıştı. Aslında IŞİD, en başta, Nusra’yla anlaştıklarını ve birlikte hareket edeceklerini duyurmuş ama Nusra bunu yalanlamıştı. 2013’te iki örgüt arasında başlayan çatışmalar, kısa süre sonra savaşa döndü. Nusra, El Kaide lideri Ayman el Zevahiri’ye biat etti, ABD, Türkiye ve diğer “müttefiklerin” desteklediği IŞİD karşıtı cepheye katıldı.

El Kaide ‘ılımlılığı’

Burada, El Kaide’nin yapısını ve o dönemki tartışmalarını biraz açmamız lazım. El Kaide’nin merkez yapılanması, veya liderliği, örgütün siyasi doğrultu ve stratejisini belirleyen ve para ve kaynak akışını elinde tutan, küresel cihadı yöneten bir çekirdek. Dünyanın çeşitli bölgelerinde, bu çekirdeğe bağlı yapılanmalar var. Teknik terimle, El Kaide, adem-i merkeziyetçi bir modele sahip.

Özellikle 2011’de Usame bin Ladin öldürülüp örgütün başına Zevahiri geçtikten sonra El Kaide, hem merkezle yerel yapılar arasındaki ilişkide hem de yerel yapıların stratejilerinde köklü sorunlarla karşılaştı.

İlk büyük fiyasko, 2011-2012’de Mali’de yaşandı. Mali, “İslami Mağrip El Kaidesi”ne (İMEK), örgütün Kuzey Afrika’daki şubesine bağlıydı. Mali’deki siyasi boşlukta 2011’de örgüt birdenbire çok güçlendi, fakat elde ettiği gücü konsolide edemedi. O dönem İMEK şefi Ebu Musab Abdül Vadud’un Mali’deki komutanlarına yolladığı mektuplar, “şeriatı aşırı hızlı uygulama” hatasına düştüklerini tespit ediyordu. Daha yumuşak bir geçiş tasarlanmalı, yerel halkın desteği kazanılmalıydı.

Aynı dönemde örgütün Yemen şubesi, Ensar el Şeria, bu “daha yumuşak” yaklaşımı denedi. Ama özellikle Yemenli Şiilere yönelik katliamcı yüz kendisini hızla gösterdiği için Yemen çıkışı da tutunamadı.

Bu deneyimlerin ardından Zevahiri, tüm şubelere, “Genel Cihat Kuralları” başlıklı bir bildiri iletti. Zevahiri, örgüte sivilleri, Müslümanları, kamuya açık alanları ve hatta “sapkın mezhepleri”, yani Şiileri hedef almaktan kaçınmasını ve ülkedeki tüm islamcı muhalefeti birleştirmesini tembihliyordu.

Suriye’deki üç şubeden IŞİD, bu yaklaşımı benimsemedi, yutamadığı diğer hiçbir güçle eklemlenme yoluna gitmedi ve El Kaide merkezinden koptu. Elbette bu kopuşta iktidarı, parayı ve kaynakları, kısacası gücü elinde tutma arzusu temel rol oynadı, ama tartışmalar, yukarıda aktardığımız zeminde yürüyordu.

Zevahiri’nin “ılımlı” çizgisini benimseyen, El Nusra oldu. Hemen şerh düşmeliyiz: Benimsenen, “sivillere zarar vermeme” öğüdü değildi—sonuçta örgüt El Kaide’ydi, hiçbir şube bunu ciddiye almıyordu. Zevahiri de bildirisinde bunu ilkesel tavır değil, pragmatist bir taktik olarak işlemiş, aksi durumlara kapıyı açık bırakmıştı. Nusra’nın esas benimsediği “ılımlılık”, Suriye’deki diğer İslamcı çetelerle yürütülen mesaideydi. Nusra bunlarla yeri geldiğinde ortak operasyon yapıyor, yerel yönetimde ufak tefek işbirliklerine girmekten çekinmiyordu.

Çünkü Culani önderliğindeki Nusra, Suriye’de sahadaki oyunun kurallarını anlamış, nasıl davranması gerektiğini çözmüştü. Askeri bakımdan tartışmasız en iyi örgüttü: 2011-2015 arasında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) dahil onlarca çete savaşıyordu, ama askeri önem taşıyan neredeyse her operasyonda Nusra’nın asli unsur olduğu tartışmasızdı. O dönem sayısı 7 ila 15 bin arasında değişen militanları, en deneyimli ve disiplinli savaşçılardı.

Ama işin bir de silah tedariği, eğitim ve lojistik kısmı vardı ki, burada Nusra dezavantajlıydı. Savaşın arkasındaki güçler, genel bir iş bölümü yapmıştı. ABD silah sağlıyor ve Türkiye’deki kamplarda çetecileri eğitiyordu, Katar ve Suudi Arabistan operasyonları finanse ediyordu, İsrail hava saldırıları ve istihbarat kısmına odaklanıyordu, Türkiye de lojistik destek veriyor ve tüm bunların eşgüdüm ve organizasyonunu hallediyordu. Burada özellikle CIA’nın BGM-71 TOW anti-tank güdümlü füze sistemi gibi sofistike silahları temin ettiği programın doğrudan alıcısı olmak önem taşıyordu. Nusra, El Kaide bağlantısının beraberinde getirdiği meşruiyet kaybından dolayı sahadaki başarısıyla orantılı kaynağa erişemiyordu. Suriye’yi yıkmaya çalışan ittifak el altından Nusra’ya da bir şeyler veriyordu, ama Nusra daha çok diğer gruplarla ilişkileri üzerinden bu kaynakları eline geçirebiliyordu. Zevahiri’nin “ılımlı” çizgisi, bu açıdan Nusra’nın can simidiydi.

Tüm bu ayrıntıların ne önemi var?

Sonuçta 2014-2015 arasında Suriye halkı beklenmedik bir direnç ortaya koyup cihatçı çetelere teslim olmayacağını gösterdiğinde ve IŞİD, Suriye karşıtı ittifakı kimi bakımlardan zor duruma soktuğunda, yeni bir yaklaşım geliştirildi.

ABD, YPG’yle askeri ittifakını üst düzeye çıkardı. İslamcı çeteler arasında askeri önemini herkesin gördüğü Nusra, IŞİD’le savaşarak bir miktar meşruiyet elde etmişti, ÖSO’nun beceriksizliği herkesin dilindeydi, Nusra’nın öne çıkarılmasına karar verildi.

Culani liderliği, bu noktada, geçmişin yükünün onları kısıtladığından tamamen emin oldu. 2016’da El Nusra ismini değiştirdi ve küresel cihattan ziyade Suriye topraklarına dair iddiayı yansıtan bir yaklaşımla Şam’ın Fethi Cephesi oluverdi. Dahası, “dış bağlantıları” keseceğini duyurdu. Dış bağlantılardan kasıt ABD veya Türkiye değil, El Kaide merkezi, yani Zevahiri liderliğiydi. Culani, Nusra’yı El Kaide’den koparıyordu.

Denilebilir ki, sonuçta hepsi kafa kesen cihatçılar, tüm bu ayrıntıların ne önemi var?

Ayrıntılar şu yüzden önemli: Öykü, hem bizzat Culani’nin hem de örgüt olarak El Nusra’nın, genel bir işbirliğinin ötesinde, ABD ve müttefikleri tarafından devşirildiğini ve yıllar süren çabalarda, bu ay geldiğimiz güne hazırlandığını ortaya koyuyor.

Örneğin, El Nusra ismini değiştirdikten ve El Kaide’yle bağları kopardıktan sonra mı AKP hükümeti örgütle kurduğu ilişkiyi daha açık hale getirdi, yoksa önce ABD’nin müttefikleri bu kararı aldı, sonra onların telkiniyle mi Culani ekibi bu yola tevessül mü etti?

İkincisi…

Kanıtı, devletin en yetkili isminin ağzından çıktı. Tayyip Erdoğan, örgütün isim değişikliğinden bir ay önce, Beştepe'de STK'ları ağırladığı iftar yemeği sonrasında katılımcılara pat diye “PYD DAEŞ'e karşı savaşıyorsa El Nusra da canla başla savaşıyor ona neden terör örgütü diyorsunuz?” deyiverdi!

Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti, El Kaide’yi “terör örgütü” görmediğini cümle aleme ilan etti. Evet, devletin Nusra’yla ilişkisi biliniyordu. MİT Tırları skandalında yakalanan silahlar, Nusra’ya teslim edilmek üzere yoldaydı. İlişkiyi MİT dışında devlet adına İHH yürütüyordu. Ama durum pek de bilinsin istenmiyordu. Örneğin 2013’te İHH Rakka’ya yardım götürüp iftar yemeği verdiğini gururla duyuruyor, ama Anadolu Ajansı konuyu haberleştirirken Rakka Nusra’nın elinde olmasına rağmen yalan söyleyip “ÖSO’nun kontrolünde” diyordu.

Culani, El Kaide’den kopma kararını örgüte açıklarken, aslında Zevahiri’nin 2013 bildirisindeki eğilime yaslanmıştı: Suriye’deki islamcı çeteleri bir araya getirme çabaları, “El Kaide” etiketi nedeniyle sakat kalıyordu. Bu etiketten kurtulacaklar, hegemonyayı artıracaklar, ABD ve müttefiklerinin kaynaklarından daha fazla yararlanacaklardı.

Türkiye’yle ilişkilerin yarattığı hizip

Başta işler pek Culani’nin hesapladığı gibi gitmedi. Şam’ın Fethi Cephesi, yıllardır askeri işbirliği yaptıkları üç örgütle birleşme sürecine girdi. Süreç başarısızlığa uğradı. Culani, islamcı muhalefeti birleştirmek, hegemonyasını pekiştirmek istiyordu, ama müzakerelerde yol alınamıyordu.

Genel siyasi durum da iç açıcı değildi. Suriye karşıtı çetelere uluslararası ilgi azalmaya başlamıştı. ABD ve Rusya Suriye konusunda müzakere yürütüyor, Rusya, El Kaide’ye ısrarla karşı çıkıyordu. Daha cici çeteler müzakerelere taraf yapılıp taltif edilirken, Culani ekibi isim değiştirme hamlesine rağmen dışarıda bırakılıyordu.

Culani, taktik değiştirdi. Madem diplomasi işe yaramıyordu, daha iyi bildikleri zora başvuracaklardı. Ocak 2017’de Culani ekibi, irili ufaklı rakip çetelere saldırmaya başladı. Aralarında en önemlisi, Türkiye istihbaratının gözbebeklerinden Ahrar-uş Şam’dı—örgüt de Türkiye'ye karşı boş değildi, 2016'da kendi mollalarına, "Türkiye'yle birlikte savaşmak caizdir" diye fetva bile çıkarttırmışlardı. Culani’nin militanları tüm bu rakipleri bozguna uğrattı, dört grubu silah zoruyla kendine dahil olmak zorunda bıraktı.

Ve, yeniden isim değiştirdi. Heyet Tahrir-uş Şam adını aldı.

Ama HTŞ’nin hamleleri, bu kadarla sınırlı değildi. Charles Lister’ın 2019’da Hudson Enstitüsü için hazırladığı rapordan aktaralım:

“Buradan itibaren HTŞ, benim ‘kontrollü pragmatizm’ adını verdiğim bir yolu benimsedi—sivil işleri yürütmek ve halka hizmet götürmek için teknokratik bir ‘Kurtuluş Hükümeti’ oluşturdu; yabancı hükümetlerle diyalog kurmak üzere bir siyasi büro kurdu; Türkiye ve Milli İstihbarat Teşkilatı’yla (MİT) yakın ilişkiye girdi ve uluslararası ateşkes anlaşmasına gevşekçe de olsa uymaya başladı.”

Yani HTŞ’nin kuruluşunun temelinde, devletimsi bir yapıya dönüşmenin yanı sıra, yabancı hükümetlerle, özel olarak da Türkiye ve MİT’le yakın ilişki geliştirmek vardı.

Culani’nin ‘koruyucu meleği’

Ne var ki, Culani’nin bu agresif hamleleri, örgüt içindeki geleneksel El Kaide kadroları arasında huzursuzluk yaratıyordu. 2017 başında, örgütün en üst yönetiminden bazı isimler, hizip örgütlemeye başladı. 2018 Şubat ayında HTŞ’den koptular, Tanzim Hurras el Din (THD) adında yeni bir örgüt kurdular.

Derhal HTŞ’ye karşı siyasi saldırı başlattılar. Saldırılarının odağında, HTŞ’nin yabancı hükümetlerle, özel olarak da Türkiye’yle kurduğu ilişki vardı. Bu yeni El Kaide şubesine örgütün küresel merkezinden destek veriliyor, tüm dünyadan THD’ye katılım çağrıları yapılıyordu. Culani ve HTŞ’nin karşısında, dişli bir rakip oluşuyordu.

2018 ve 2019’da bu yeni El Kaide şubesi, irili ufaklı 16 ayrı çeteyi birleştirdi ve ciddi bir güç haline geldi. HTŞ fırsat buldukça THD’ye saldırıyor, ama bu odağı dağıtmayı başaramıyordu.

Bir kez daha Lister’ın raporundan aktaralım:

“THD’yle HTŞ arasındaki en büyük gerilim kaynağı, Türkiye ve bu devletin kuzeybatı Suriye’deki silahlı grupların desteklenmesindeki rolüydü. Türkiye ve lideri Recep Tayyip Erdoğan için, kuzeybatı Suriye’deki durum ve bunun Türkiye’nin ulusal güvenliğine etkileri, çok önemli bir iç siyasi meseleydi… Sonuçta Erdoğan hükümeti ve özellikle MİT içerisinde HTŞ’yle kurulacak tehlikeli ve nazik ilişki, bir zorunluluk olarak görülüyordu.”

2019 başında El Kaideciler, tam da Culani ekibinin Türkiye’yle ilişkisini hedef almaya başladı. Özellikle Türkiye’nin doğrudan kontrolü altındaki Suriye Ulusal Ordusu’yla ortak hareket edilmesi topa tutuluyordu. Gerilim, TSK’ya bağlı birliklerin 9 Mart 2019’dan itibaren HTŞ’nin işbirliğiyle İdlib’de devriye gezmeye başlamasıyla iyice büyüdü.

El Kaideciler, Culani’nin militanlarını parça parça koparıyordu. Culani’nin imdadına, bir “görünmez el” yetişti.

30 Haziran 2019’da THD’nin altı lideri, ABD’nin bir hava saldırısıyla öldürüldü. ABD, iki yıldır kuzeybatı Suriye’de tek bir hava saldırısı yapmamıştı. İstisna, Culani’yi korumak içindi. İki ay sonra ABD, THD’nin müttefiki, Culani’nin rakibi Ensar el Tevhid’i vurdu. Aynı günlerde, El Kaide’nin deneyimli liderlerinden biri, İdlib’de aracına yerleştirilen patlayıcıyla öldürüldü.

ABD’nin bu iki ayda Culani’nin “koruyucu meleği” olarak yaptıkları, Culani ve HTŞ’nin devşirildiğinin açık kanıtıydı.

Bir başka gerçeğin daha kanıtıydı: Sahada elini kirletmek zorunda olan Türkiye’ydi, ama ipler büyük ağabeyin, ABD’nin elindeydi.

"Elini kirletmek" vurgusu önemli. Zira batılı kaynaklar, Türkiye'nin Suriye'deki çetelerle ilgili rolünü sıklıkla abartıyor. Bunun sebeplerinden biri, ABD, İngiltere, İsrail ve diğerlerinin rolünün üstünü örtmek. Nitekim taarruz sürerken, 2 Aralık'ta New York Times'a konuşan ABD'nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford da aynı vurguyu yapıyordu: "İdlib'deki Türk üsleri ve sınırın Türk tarafına yerleştirilen Türk topçu birlikleri, HTŞ'nin hakim olduğu topraklarla Suriye devleti birlikleri arasında bir tampon bölge sağlıyordu. İnsani yardım, gaz, silah, askeri üniformalar, hepsi İdlib'e Türkiye'den gidiyor."

Değirmenin suyu

2020’den itibaren HTŞ, Astana Süreci kapsamında Türkiye’nin etki alanına bırakılan İdlib’de semirmeye ve hazırlanmaya başladı. Devletimsi yapı giderek yayılıyordu.

Peki değirmenin suyu nereden geliyordu?

2016 yılı itibariyle, örgüt Nusra ismini henüz bırakıp El Kaide’den kopmuşken yazılan bir rapor, Şam’ın Fethi Cephesi’nin gelir kaynaklarını ayrıntılı olarak sıralıyordu.

Christiaan Triebert ve Rao Komar imzalı raporda şunlar listelenmişti: Kontrol edilen bölgede halktan alınan vergiler, Türkiye sınırından veya Suriye içinde Nusra kontrolündeki bölgeden geçen mallardan alınan gümrük, halka kesilen cezalar, savaş ganimetleri, fidye, uluslararası bağışlar, petrol satışı, “düşman” sayılan halkın mallarını yağma ve diğer çetelerin varlıklarına el koyma, kaçakçılık.

Dikkatle bakıldığında bu gelir kalemlerinin önemli bir kısmının sürekliliği yoktu. Örneğin fidye… 2013’te bir Ortodoks rahibeyi kaçırmışlar, 4 milyon dolar fidye almışlardı. 2014’te 45 Fijili BM çalışanını kaçırdılar, 20 ila 25 milyon dolar fidye aldılar. Bunlar güzel paralardı, ama düzenli gelirin yerini tutmuyordu.

2019 sonrasında Türkiye’nin açtığı alan, HTŞ’nin bu sorununu tamamen çözdü. Türkiye, İdlib üzerinden ticaret yapmayı sürdürüyor, HTŞ tüm bu ticaretten gümrük vergisi alıyordu. Hacim çok büyümüş, düzenli gelir sağlanmıştı. Ayrıca Türkiye kentin şebekesine elektrik veriyor, HTŞ elektrik satışından da büyük gelir elde ediyordu. Türkiye, HTŞ’yi besledi ve büyüttü.

Kurumsallaşmış cihatçılık

Bu arada büyük ağabey, ABD, müttefikleriyle birlikte HTŞ’yi bir sonraki savaşa hazırlamayı ihmal etmedi. Çete savaşları dönemiyle kıyaslanmayacak, profesyonel bir askeri eğitim hizmeti sunuldu. Çok çeşitli teçhizat temin edildi, ki, bunlar arasında 27 Kasım’da başlayan taarruzda büyük etki yaratan İHA’lar da vardı. İHA’ların kullanımı için ABD’nin müttefiklerinden uzmanların yardımı sağlandı.

Son taarruz, böyle hazırlandı. HTŞ, yıllar süren bir projenin ürünüydü.

Culani’nin taarruz günlerinde CNN’e verdiği röportaj dinlendiğinde, adeta bir Daron Acemoğlu hayranı gibi ikide bir “kurumlar” ve “kurumsallaşmak”tan bahsettiği görülüyor. Culani’nin daha bu yıl Nobel verilen bu pek popüler ve içi tamamen boş dili kullanışı, yıllar süren projenin basitçe askeri bir hazırlık değil, siyasi bir yetiştirme olduğuna işaret ediyor.

Şimdi Türkiye’de ve dünyada Amerikancılar, Culani ve HTŞ’yi parlatmakla meşgul.

Ha, İsrail de haydut bir devlet olarak Suriye’nin bütün altyapısını yok edip ülkeyi karadan işgal etmekle meşgul, ama “müttefiklerin” gıkı çıkmıyor. Kendisini büyük dünya gücü olarak pazarlarken bir de "Filistinlilerin koruyucusu" diye cilalayan AKP hükümeti, anca İsrail ordusu Şam'a 20 kilometre mesafeye geldiğinde bir yazılı kınama yayımlayabildi.

Tüm bu öykü nedeniyle, HTŞ için basitçe “cihatçı örgüt”, “El Kaide’nin devamcısı” deyip geçmek, propaganda açısından etkili olsa dahi, siyasi açıdan yetersiz.

HTŞ, 2006’da belirlenen ABD-İsrail-Suudi Arabistan ortak stratejisinin, sonradan buraya eklenen Türkiye’nin de katkısıyla yaratılan bir ürünü.

Mesele, cihatçı demekte değil. Cihatçılığın siyasi bağlamını izah etmekte.

 soL Haber

➽ Paylaş:
“AKP karanlığının erişim yasağı ile engellediği SivriSinekCaz'a ücretsiz Opera VPN ile kolay ve sorunsuz erişebileceğinizi biliyormuydunuz?..”
Okurlara..